Minimalist Başlangıçlar: Kapsül Gardırop

Bir süredir minimalizm üzerine araştırmalar yapıyorum; okuyor ve izliyorum. Minimalizm için aslında her şey çok basit.

“Az eşya ile mutlu olabilirsin.”

“İşine yaramıyorsa ve senin için bir şey ifade etmiyorsa yer kaplamasına gerek yok.”

“Giyim tarzını belirle ve az kıyafetle yetin.”

Sanıyorum günümüzün en çok konuşulan sosyal konularından biri minimalizm. Ve hatta uygulayan sayısı da oldukça fazla. Söylediğim gibi bir süredir takip ediyor, anlamaya çalışıyor ve kendimi hazır hissettiğim zamanı bekliyordum. Hala yoğunluğum var ama yazın da gelmesini fırsat bilerek kendi kendime “Artık hazırım!” dedim.

Hedefim evin her alanında olabildiğince azalmak. Gereksiz eşyalardan, kıyafet yığınlarından, ihtiyaç fazlası her şeyden kurtulmak.

Bugün itibariyle işe gardırobum ile başladım. Malum minimalistsen bir kapsül gardırobun olsun yani… Neyse ki, Marie Kondo’nun Tidying Up with Marie Kondo belgeselinde izlediğim hiçbir bölüme ait değilmiş benim evim ve gardırobum, onu fark ettim. Neredeyse önceden beri minimalistmişim diyeceğim kendime 🙂

Gardırobum için düşüncem netti aslında işe başladığımda. İş ve gündelik hayatım için birer tarz belirleyip o tarz doğrultusunda gardırobumu düzenlemek. Mesela iş hayatımda kumaş pantolon, beyaz bir gömlek veya beyaz bir bluz ve üstüne de hırka. Topuklu bir ayakkabıyla kombinleyince gayet şık olabilir diye düşündüm.

Pantolon ve hırka rengini değiştirip, gömlek ve bluzların rengini sabitlemeyi planlıyorum. Tabii bu her parçadan sayıca çok fazla olacak anlamına gelmiyor, sonuçta amacım azalmak. Gardırobum için sayı hedefim kırkı aşsın istemiyorum.

Gardırobumdaki bu değişiklik için bir karar vermiş olabilirim fakat gerçekten zorlandığım bir konu var ki, çok sevdiğim kıyafetlerimden ayrılmak. Bunu nasıl yapacağım hakkında henüz bir fikrim yok. Bu yüzden duygusal bağ kurduğum o canım kıyafetlerimi başka bir yere kaldırdım şimdilik. En azından belirlediğim tarza alışıp alışamayacağımı görmek istiyorum. Kaldırdığım kıyafetlerimi dönem dönem ziyaret edip, aynı hisleri paylaşıp paylaşmadığıma tekrar bakacağım.

Bazı kıyafetlerimi bağışlamak üzere bir kenara ayırdım. Bazılarını da Gardrops uygulaması üzerinden satacağım.

Gündelik hayat için de yine beyaz basic t-shirt ve kot pantolon belirledim. Ve vazgeçemediğim spor ayakkabılarım. Kendimi en rahat hissettiğim kombin bu sanırım.

Gardrobum hazır olunca daha detaylı bir paylaşım yaparım. Kaç parça olacağı kendim için merak konusu. Bu arada evet minimalizm birçok kişi için bir hayat tarzı haline gelmiş olabilir ancak birçok kişi eminim henüz bazı şeyleri tam manasıyla anlayamıyor olabilir. Yani akıllarında “Neden az eşya ile yaşamak isteyesin ki?” gibi bir soru dolaşabilir. Bunu en güzel Steve Jobs açıklamış aslında, ‘karar yorgunluğu’ demiş. Benim için de karar vermek çok önemli bir konu ve maalesef zamanımı da alan bir şey. Çok çabuk karar verebilen bir yapıya asla sahip olamadım. Bu yüzden ilk amacım hızlı karar verebilmek. Karar vermeye çalışırken enerji sarfetmek de cabası. İkincisi ise daha düzenli olabilmek, aradığım her şeye daha hızlı ulaşabilmek. Ve üçüncüsü, gereksiz harcamalardan kurtulmak, ihtiyaçların doğrultusunda alışveriş yapmak. Tüm bunlar da minimalist olmak için yeterli sebepler benim için.

Son bir şey daha: Matilda Kahl ismini daha önce duydunuz mu bilmiyorum. Matilda New York’ta bir reklamcı; işe giderken her gün aynı kıyafeti giyiyor ve şunları söylüyor: “Sabah ne giyeceğime karar vermek zorunda olmadığım için, günün devamında stresi çok daha az hissediyorum. Bu sayede, ‘Bu çok mu resmi? Gideceğim yer için bu kıyafet çok mu fazla? Elbise çok mu kısa?’ gibi soruları sorma ihtiyacı duymuyorum.” Steve Jobs, Mark Zuckerberg, Barack Obama, Cem Yılmaz sade giyim için mükemmel örnekler ama Matilda’nın yeri bende bambaşka, takdir edilesi.

Sevgilerimle…

* Bu yazı aynı zamanda İki Oda Bir Galaksi’de yayınlanmıştır.
Reklamlar

Sadece Yaşıyoruz

Çevremizden ve ailemizden sıklıkla duyduğumuz bir soru var uzun yıllardır. “Neden hala ev almıyorsunuz?”

Diğer ülkelerde de bu kadar önemli mi bilmiyorum mal-mülk sahibi olmak ama bizim ülkemizde biliyorsunuz zenginlik belirtisidir. Ne hikmetse evin yoksa üzülürler senin için, sanki başını sokacak bir yerin yokmuş gibi.

Yıllardır da kısaca aynı cevabı veririz soranlara. “Şimdi zamanı değil.”

Peki neden?

İlk olarak, biz eşimin işi dolayısıyla ülke içinde sık sık yer değiştirmek zorunda olan gezginleriz bir bakıma. Bu bizim için yeni bir ev alma ihtiyacını doğurmuyor. Ayrıca zamanımızı, enerjimizi hele ki erken yaşlarda keyif alacağımız işlere harcamak bizim için daha doğru geliyor. Her sene aynı yere tatile git, restaurantlara asla para harcama gibi düşünceler bize fazlasıyla aykırı. Çünkü hayat yaşamak için bize göre.

İkincisi, bizim ev konusunda bir hayalimiz var. Yıllarca doğusuyla batısıyla gezdikten sonra istediğimiz yerde yaşamayı hak ediyoruz diye düşünüyorum. Ege’de… Hani herkesin hayali olan bahçeli ev var ya, işte tam da o 🤭 Emekli olunca tabii…

Ve asıl sebebimiz. Bir çocuğumuz var. Ülkemizdeki eğitim sistemi de belli. Ona en iyi eğitimi vermek için çabalıyoruz. Bu da maalesef para harcamadan gerçekleşmiyor. “O okul çok iyi evet ama çok pahalı değil mi?” bize sorulan başka bir soru.

Mustafa Kemal Atatürk’ün de söylediği gibi “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.

Biz de çocuğumuza en azından şimdi onun işine en çok yarayacak mirası bırakmak istiyoruz: Eğitim

Evet o okul bulunduğumuz şehir için pahalı ama eğitimi iyi. Ve oğlumuzun geleceği için de buna değer.

Onun şimdilerde yurtdışında okumak gibi bir hayali var. Bunun için de elimizden gelen en iyi şey onun eğitimine en iyi şekilde destek sağlamak.

İşte “Neden ev almıyoruz?” sorusunun cevabı.

Biz sadece yaşıyoruz.

Sevgiyle… 🌷

Oku ve Gurur Duy

Dün eşimin arkadaşları ve eşleriyle bir sohbet ortamında beraberdik. Benim için yeni bir ortam. Kimseyi tanımıyorum ve haliyle kimse de beni tanımıyor.

Konu kitaplardan ve okumaktan açıldı. Ben çocuklara kitap tavsiye ettim, oğlumun kitapları olduğunu ve onlara da uygun kitaplar bulabileceğimden bahsettim. Buraya kadar her şey normal. Tuhaf olan annelerin kendi okumaları, aslında okumamaları üzerine verdikleri tepkiydi. Ben kitaplardan bahsederken bir anne gülerek, “Hiç kitap okumadığım için bahsettiğiniz kitapları da bilmiyorum.” şeklindeydi. Diğer anne de benzer bir gülümseme ile diğerine destek verdi. Bu arada bahsettiğim kitaplardan biri Namık Kemal’in İntibah adlı eseri. En azından lise sıralarında bir kez de olsa duymuşuzdur hepimiz.

İlk defa karşılaştığım ve bir daha karşılaşmak istemediğim bu kişilere yorum yapmadım, sadece bana göre oldukça büyük anlamlar içeren küçük bir tebessüm gönderdim.

Buradan şunları söylemek istiyorum. Kitap okumamanın hiçbir bahanesi yok. Hele ki “Kitap okumuyorum.” demeyi marifet saymanın, onunla gurur duymanın hiçbir anlamı yok. Yapmayın lütfen! Bu ülkenin okuyan nesillere ihtiyacı var. Okuyun ve okutun. Sonra da çocuğunuzla, eşinizle, kendinizle okuduğunuz için, evinize kitap yetiştiremediğiniz için gurur duyun. Yapılan istatistikler Türkiye’de bireylerin kitap okumak için ortalama yedi dakika harcadığını gösteriyor. Zamanın neredeyse sekiz saatini internette harcayan bireyler sadece yedi dakikalık bir süre ayırıyorlar kitap okumak için. Ayrılın ekranların başından, biraz kitaplarla yaşayın.

Çocuklarınızın Survivor izlemesini, bahsettiğim anne gibi, keyifle anlatmayın. “Oğlan azıcık okur da, kız hiç okumaz.” demeyin. Çok yazık, çok üzülüyorum o çocuklar için. Ve evet ben oğluma kitap yetiştiremiyorum, bununla da gurur duyuyorum.

Geleceğimiz için bu okuma mücadelesini vermeliyiz. Okuyun ve okutun.

Sevgiler…

* Bu yazı İki Oda Bir Galaksi‘de yayınlanmıştır.